Yorumsuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorumsuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2007 Pazartesi

Neyin bayramı? - 2

Geçen seneden bu yana değişen hiçbir şey yok. Televizyonda İstanbul Boğazı’nın derelerin denize döküldüğü yerlerde denizin kıpkızıl bir renge büründüğünü gösteren görüntüler. Otoyol kenarları, futbol sahaları, park ve bahçeler… Uyanık “vatandaş” nerede uygun gördüyse şipşak halletmiş işini. Kurbanını kesmiş. Çok sevaba girdiğini düşünüyor. Bir türlü dost olamadığımız futbol sahalarında kutsal ibadeti yerine getirirken herkes kardeş. Kale direklerine asmışlar kurbanlıkları. Daha doğrusu gerçek adlarıyla koyun, kuzu, koç ve diğer küçük-büyük-baş hayvanları. Bu kadar vahşeti ancak ortaçağda ülkelerin bağımsızlıklarını kazanırken verdikleri kurtuluş savaşlarını konu alan Holywood filmlerinde görüyoruz.

Her bayram öncesi, belediyenin tahsis ettiği yerler haricinde kurban kesen kişilere şu kadar para cezası (2006 yılı itibariyle 54 YTL gibi komik bir rakam) verilecektir gibi bir açıklama yapılır. Bu açıklama kaynar gider, her sene de bu sahneler yaşanır ve zabıta ceza kesmez. Muhtemelen zabıta ceza kesecek olsa hemen “sen dinsiz misin?” diye karşısına dikilir vatandaş. Kurban kesim yerlerindeki görüntü de ayrı komedi. Kuyrukta bekleyenler 54 YTL’yi ödeyip sokakta, yolda, futbol sahasında, park ve bahçede kesmeye razı. Sen cezayı 54 YTL yaparsan böyle razı olur insanlar. Ne zaman, ama ne zaman bu eylemlere caydırıcı cezalar verilecek? Boğazı kana boyamanın cezası nedir?

Küçük bir çocuksunuz, bayramdan bir iki gün önce babanız şirin mi şirin bir yaratık getiriyor size. İki gün boyunca seviyorsunuz, belki en iyi arkadaşınız oluyor… Bayram sabahı kalkıyorsunuz, anne babanızın elini öptükten sonra bahçeye çıkıyorsunuz, bir bakıyorsunuz yerde kanlar var, babanız ve başkaları arkadaşınızı kesmiş. Bu çocuğun yaşadığı bu travmayı, hayat boyu izler bırakacak bu şok anını nasıl tarif edebilirsiniz?

Saldırgan, geçimsiz, tahammülsüz, saygısız insanlara dönüşmüş olmanın temelinde çocuklukta yaşanan bu travmaların çok büyük payı var. Babaların ellerine bıçak tutuşturduğu, birbiriyle şakalaşan komşu çocukları, bir canlıyı hem de iğrenç bir şekilde öldürmenin kabul edilebilir bir olay olduğuna o çocuk aklıyla kanaat getiren ufacık beyinler, büyüyünce o bıçakları çocukluklarının kınından çıkarmakta pek tereddüt etmeyeceklerdir…

Not: Bayramın ilk gününde İstanbul’da 8 kişiye 54′er YTL para cezası kesilmiş.

1 Eylül 2006 Cuma

Tezahürat reklamlar

Dünya kupası sırasında bu furya tavan yapmıştı. Nerede ne zaman bir turnuva, milli maç var, anında o andan faydalanma peşinde olan uyanık reklamlar türüyor TV’de. “Lombolico Del Mondo” edasında perküsyonlarla doldurulmuş, üzerine tribün edebiyatı taraftar tezahüratları… Koskoca global markaların lokalize olma çabaları ancak bununla sınırlı kalabiliyor Türkiye’de: Futbol… Bir de ramazan… Evin salonunda televizyonları karşısında “Ay law yu löve, ay laav yu löövee” diye bağıran adamlar işte bu reklamlarda yer alıyorlar. Kim toplu bir halde galeyana gelerek televizyonuna olan sevgisini böyle ifade eder? Tost makineniz için ya da çay-kahve makinenız için böyle bir beste yapmayı düşünüyorsanız hemen trübünlere bir göz atın ve beğendiğiniz bir tezahüratı seçin.

Bir önceki reklamlarında ne kadar kaliteli, elit, farklı olduklarını ifade etmeye çalışan bu koca koca firmalar, bu tip toplumsal galeyan anlarında şimdiye kadarki bütün çabalarını çöpe attıklarının farkındalar mı acaba?

29 Ağustos 2006 Salı

Ormanlar yurdumda

ORMAN

Tohumlar fidana
Fidanlar ağaca
Ağaçlar ormana
Dönmeli yurdumda

Yuvadır kuşlara
Örtüdür toprağa
Can verir doğaya
Ormanlar yurdumda

Bir tek dal kırmadan
Ormansız kalmadan
Her insan bir fidan
Dikmeli yurdumda

Yuvadır kuşlara
Örtüdür toprağa
Can verir doğaya
Ormanlar yurdumda

Çocukken arabamızla İzmir yakınlarından geçerken bir orman yangınına tanık olup -ki bugünküler gibi büyük bir yangın da değildi, orman yangınlarının en masum oldukları dönemdi, zaman içinde ekonomimizin büyümesiyle orman yangınlarımızın da boyutları büyüdü- saatlerce ağladığımı hatırlıyorum. Güzel olan her şeyin insan eli veya ihmaliyle yok edilmesine çok tanık oldum, bu da ilklerinden biriydi.

Geçen zaman içinde her sene bilhassa yazın en sıcak aylarında orman yangınlarına şahit olduk, giderek artan büyüklük ve sıklıklarda. 2000′li yıllarda ormanların en gözde turizm beldelerimizin yakınlarında gerçekleşmesi ve insan hayatını tehdit eder hale gelmesi, komşu ülkelerin ya da terör örgütlerinin eylemleri ile birlikte telafuz edilmesiyle yankı buldu. Hep söndürme ekipmanlarının yetersizliğinden, eğitimli kadro eksikliğinden dem vuruldu.

Bu sene orman yangınları yaza damgasını vurdu. En azından benim için. Yazın en önemli olayı ne Rock’n Coke, ne Formula 1 Türkiye, ne Galatasaray’ın şampiyonlar ligi’ne kalması. Yazın en önemli olayı orman yangınları ve bundan bir türlü ders alamayan ülkemiz. Bu nasıl bir ülke yönetimidir ki, orman ile ilgili çalışanlarının eksiklerini gidermez? Bir helikopteri neden beş, on yapmaz? Neden uçsuz bucaksız ovalarımızda sadece ve sadece yangın söndürmeye ayrılmış uçaklar onar onar sıraya dizilmez? Kimse bana işin ekonomik yönünden bahsetmesin, bir F16′dan daha mı pahalı bir yangın söndürme uçağı? Sanmıyorum. Ormanlar bizim milli servetimiz değil mi? Neden bu kadar kayıtsız kalınıyor bu duruma? Bu serveti korumak devletin görevi değil mi? Köylülerden medet umacağına, neden Nisan-Kasım ayları arasında sözleşmeli profesyonel orman söndürme ekipleri istihdam edilmiyor? Ülke ekonomisinde ne kadar yer kaplar ki? Sokak lambalarının maliyetini elektrik faturama 2 YTL olarak yansıtan yetkililer, aynı cesareti ormanlar için de göstersenize? Kim itiraz eder faturasından 1 YTL’yi orman söndürme çalışmalarına bağışlamaya?

Öyle bir alışmışsınız ki, “ormandır bu yazın yanar” deyip geçiştirmeye… Nasılsa suçu kendimizden başka herkeste bulup geçiştirsiniz, Türk halkının da balık hafızası vardır, unutulur gider değil mi? Ne zaman bir çevre bakanı istifa edecek, ben yetersiz kaldım diye? Ne zaman ve ne zaman ormanlarda piknik yapmak, mangal yapmak yasaklanacak? Ne zaman yapanlara ciddi cezalar verilecek? Ne zaman bu orman magandalarından kurtulunacak? Elektrik telleri ne zaman birbirinden uzaklaştırılacak? Ne zaman?

Bu yangın sıçrayıp artık sizi de yakmaya başladığında mı?

22 Temmuz 2006 Cumartesi

Zonguldak'tan Pink Floyd'a dava



Zonguldakspor yönetimi, Pink Floyd’a dava açmaya hazırlanıyor. Zonguldakspor Kulübü Basın Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre çok yakında uluslararası boyutta açılacak olan dava için kendilerini temsil edecek yetenekli bir hukukçu aradıklarını söylediler.

Kulüp Başkanı Ramis Muslu ve Başkan yardımcısı Turgut Atalay yaptıkları ortak basın toplantısında, Pink Floyd isminde bir müzik grubunun yıllardır kulüplerinin logolarını neredeyse birebir olarak kullandığını öğrendiklerini, konuyla ilgili yasal çalışmaların tamamlanmak üzere olduğunu belirttiler.

Turgut Atalay; “Grubun the wall isimli bir albümleri olduğunu ve bu albümden bu grubun bir hayli gelir elde ettiğini vurgulayarak the wall albümünün görsel temalarının Zonguldakspor ambleminden bire bir kopyalanarak gerçekleştirildiğini iddia etti.”

1966 yılında kurulan zonguldakspor birincli ligde kazandığı başarıları devam ettiremeyerek alt liglere inmek zorunda kalmış ve en son geçen sene son maçında Giresunspor’a 4-2 yenilerek 3. lige düşmüştü.

29 Mayıs 2006 Pazartesi

Norveçli kızlara helikopterli taciz

Ankara’ya gelen Norveç Milli Voleybol Takımı, parkta güneşlenmek isteyince, önce etrafları kuşatıldı, sonra da askeri bir helikopter üzerlerinden alçak uçuş yaptı.

Avrupa Genç Bayanlar Voleybol Şampiyonası elemeleri için Ankara’ya gelen Norveç Genç Bayan Voleybol Milli Takımı, başkentte güneşlenmek isteyince ilginç olaylar yaşandı. Güneşlenmek isteyen takım oyuncuları bunun için önce Ulus’taki Gençlik Parkı’na gitti. Ancak bikini ve şortlarıyla çimlere uzanan genç kızları gören çok sayıda başkentli etraflarını sardı. Norveçli oyuncular, bazı vatandaşların cep telefonlarıyla fotoğraflarını çektiğini, bazılarının da bozuk bir İngilizce ile nereli olduklarını sorduklarını anlattı.



ŞOFÖRE DE KIZDILAR
Kendilerini taşıyan otobüs şoförünün kalabalığı görünce yanlarına geldiğini belirten Norveçli oyuncular, şoförün kendilerini apar topar parktan çıkardığını, bu esnada kalabalıktan bazı kişilerin de şoförün bu hareketine tepki gösterdiklerini ifade ettiler. Norveç takımıdaha sonra TED Ankara Koleji’nin Gölbaşı Kampüsü’ne gitti. Ancak Norveç takımı burada da meraklı bir askeri helikopter pilotuyla karşılaştı. Güneşlendikleri sırada oldukça yükseklerden bir askeri helikopterin geçtiğini söyleyen oyunculardan Hilde Elvebakk, “Helikopter bir daire çizip biraz alçaldı. Havada iki tur attı. Üçüncü seferde ise 10 metre mesafeden uçup hemen üstümüzden geçti” diye konuştu. Norveçli oyuncular iki başarısız güneşlenme girişiminden sonra hayalkırıklığı içinde döndükleri otelde, otel yöneticilerinin kendilerine terasta güneşlenme izni vermesiyle biraz olsun teselli buldu. Oyunculardan Hanna Sandsdalen, Ingrid Helene Sando ve Hilde Elvebakk, kendilerini rahatsız eden bir olayla karşılaşmadıklarını ancak sadece biraz şaşkın olduklarını ifade etti.

26 Mart 2006 Pazar

Elalem gider aya...

Biz yayayız. İki ayağımızın üzerindeyken yayayız, tekerlekler üzerindeyken farklıyız.

Biz yayayız, trafiğin önceliği olan araçlardan sonra en dokunulmaz bileşeniyiz.

Biz, yayalık stajımızı komünal yaşamın bize sormadan tahsis ettiği iki kenarına ikişer sıra arabanın parketmesi için bize layık görülen ellişer santimetre genişliğindeki kaldırımlarda yaparız. Bana düşeni yapayım, kaldırımdan yürüyeyim derken araba galerilerinin ve bilimum esnafın bağımsızlığını ilan etmek suretiyle istila ettiği bu bize ayrılan alanların dışına çıkmak zorunda kalırız, karda kışta bu daracık kaldırımlar buz tutar, kayıp kafamızı gözümüzü yararız, daha sonra zıvanadan çıkıp “enayimiyim ben” deyip motorlu taşıtlara ayrılmış yollarda yürümeye başlarız.

Bu geniş alanların tadını aldık mı da bizi kimse tutamaz. Ülkenin her yerinde sonugelmez bir rahatlık ve umursamazlıkla, bizi geçmişte daracık alanlara sıkıştıran zihniyetten intikam alırız sanki. Bu dakikadan sonra artık düşünmesi gereken motorlu taşıtlardır, ne de olsa bize çarparlarsa onların başı derde girecektir. O kadar umursamayız ki, bize dikkat etmek zorunda olan slalom ustası motorlu araçlar o kadar yavaş giderler ki, trafik adı verilen akmaz katı madde, tüm illerde, yurtdışı temsilciliklerinde ve kuzey kıbrıs türk cumhuriyetinde durma noktasına gelir artık.

Şehir ve bölge planlamada çalışan kişiler, taşın ve toprağın altın cinsinden değerini birinci sıraya koymayıp, biraz da işin “planlama” kısmına önem verselerdi, bizler de haddimizi bilecek ve bize ayrılan geniş kaldırımlarda yürüyecek, motorluları da rahatsız etmeyecektik, ama gözümüz açıldı bir kere. Bundan sonra bize düşen, trafikte yaya devriminin artık genlerimize işlemiş bu özelliklerini yeni kuşaklarımıza aktarmaktır.

12 Mart 2006 Pazar

İnternet polisi göreve başladı

Geç de olsa iyi bir şey, ama çok komik diyalogların yaşanacağına hiç şüphe yok… :)

Asayiş Şube Müdürlüğü’nde yeni oluşturulan İnternet ve Bilişim Suçları Bürosu faliyete geçti.

Bilgisayar konusunda uzman 1 başkomiser, 1 komiser ve 5 eleman olmak üzere toplam 7 kişilik büro ile internet ortamında gerçekleşen suçlar ve suçluları takibe alınacak. Yeni kurulan büronun internet ortamında gerçekleşen şantaj, tehdit, banka hesaplarından para çalınması olaylarının yanında özellikle porno siteleri takibe alacağı belirtildi.

12 Ocak 2006 Perşembe

Neyin Bayramı?

Bazen bir kaç insan çıkıyor, benim kelimelere dökemediklerimi düzgünce yazıyor:

Ece Temelkuran - KIYIDAN, Milliyet 11.01.2006

Kurban, grip ve diğer çocuklar

Tanrılar, çocuk tohumlarını gökyüzünden yeryüzü topraklarına serperken Anadolu’ya doğru savrulan çocuk tohumları daha baştan kederleniyorlardır muhakkak. Daha doğmadan küsüyor mudur canlarının çekirdeği? Tam doğarken, o büyük telaşta burada doğacaklarını unutuyor olmalı çocuklar. Çünkü unutmasalar, belki de hiç doğamazlar…

İlk bayram, ilk kurban

Kurbanlık koyunların yanlarında poz vermiş oğlan çocuğu fotoğrafları var gazetelerde. Gülümsediklerine bakılırsa henüz bu o çocukların ilk bayramı. Öyle gülümsediklerine bakılırsa bu yıl ilk kurbanlarını verecekler. Bayramın böyle bir şey demek olduğunu, bu ölümden sonra eğlenmeleri ve hiç bitmeyecek bir açlıkla yemeleri gerektiğini öğrenecekler.
Evlerinin önüne bağladıkları, sevdikleri, boynundaki ipi tutarak gezdirdikleri, hatta bazen isim verdikleri koyunlar kesilirken orada olacaklar. Okşadıkları tüylü deri alelacele etten sıyrılıp pusuda bekleyen tarikat arabalarına yığılırken bakakalacaklar.
Daha araba yolda henüz kaybolmuşken kesilen hayvanın eti kavrulmuş olacak ocakta, ekmeğin içine dürtülmüş lokma tıkıştırılacak çocuğun ağzına. Bu sırada acaba kurumuş mudur çocuğun alnındaki kan? Niye çocuklarını tüketiyor bu ülke durmadan? Ölüm bilgisini en erken öğrenen çocukların toprağı Ortadoğu. O yüzden bu topraklarda hiç bitmeyecek insanlığın savaşı…

Ölmeyen İsmail

İbrahim, inancının ispatı olarak neden oğlu İsmail’i yatırıp kesmeye kalktı? Öldürüp kendini, katil olmaktansa cehenneme gitmeyi niye göze alamadı? Ve bu hikâyeyi dinleye dinleye büyüyen oğlan çocukları kendilerinin esas kurbanlık olduğunu, öyle ya da böyle, bilmezler mi kalplerinin bir yerinde?

Omurgaya işlenir bizden önceki hikâyeler, inanmasanız, bilmeseniz bile içinizdedir siz doğarken sizden önce bilinenler. Neden Cebrail’e, onun elinde bir koçla göklerden inmesine havale edilmiştir bu karanlık bilmece? İsmail sonra hiç babasını sevmiş midir acaba? Feda edilen bir can bir daha barışır mı kendi çekirdeğiyle?

Gelmeyen Cebrail

Kuş gribinden ölen çocukların babası hastane kapısında konuşuyor gazetecilerle. Acılıdır muhakkak. Ve fakat, yüzünde tuhaf bir ifade. Sanki gelmeyen Cebrail’in cürmü bu.
Hasta hayvanları ölmeden hemen evvel kesip yemek bir gelenektir burada. Batı’dan gelen “hijyen” bilgisi üst sınıflara aittir. Bu ülke, doymakla bitmeyen, hiç bitmeyen bir açlığın ülkesidir. Ne kadar çok kadınla sevişse de adamlar, kadınlara yine aynı açlıkla bakarlar. Ne kadar çok kurban eti yese de çocuklar yine de aç büyüyüp hasta hayvanları “boşa gitmesin” diye kesip yiyen adamlar olurlar.

Sonra hastane kapılarında gelmemiş bir Cebrail’den şikâyet eder gibi, doktorlardan şikâyet ederler çocuklarının küçük tabutları önünde büyümüş oğlanlar. Yatılı okullar çöktüğünde altında kalan çocuklar için bu yüzden isyanlar çıkmaz bu toprakta. Savaşlarda ölen çocukların annelerine karşı, “Analar Sikorsky doğurmuyor” diyebilir komutanlar. Ölü çocuklardan bir harçla yükselebilir bu ülkede iktidar koltukları birbirine karşı. Kuş gribinden ölen çocukların haberlerini dinlerken bir yandan, bir yandan da yeni hasta tavukları sofralara getirebilir adamlar. Cahillik denip geçilirken arada karanlık bir bilmece atlanır. İbrahim, neden kendini değil de oğlu İsmail’i kurban etmiştir?

Ve Tanrı… Belki de O, İbrahim inanç sınavını geçtiği için değil, kendi yarattığı insanın vahşetini izlemeye daha fazla dayanamayacağı için Cebrail’le bir koç göndermiştir. Bu ülke, feda edilip de ölmeyen çocuklarının gözlerine bakabilir. Bu ülke, iktidar gömleğini her değiştirdiğinde İsmail’lerin boynu İbrahim bilgisiyle incelir…

27 Aralık 2005 Salı

75 Hiroşima

Rusya, ABD’nin güvenlik sistemini delip geçecek, nükleer başlık takılabilen bir füze sistemi geliştirmiş. Bu sistem o kadar maharetliymiş ki, Amerika’nın Hiroşima’ya attığı atom bombasının 75 (yazıyla yetmiş beş) katı hasar veriyormuş. Ne oluyoruz ya?

25 Aralık 2005 Pazar

Holocaust

Önce sosyalistleri topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü sosyalist değildim

Sonra sendikacıları topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü sendikacı değildim

Sonra Yahudileri topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü Yahudi değildim

Sonra beni almaya geldiler
Benim için,
Sesini çıkaracak kalmamıştı…

Martin Niemöller

First they came for the socialists, and I did not speak out—
because I was not a socialist;
Then they came for the trade unionists, and I did not speak out—
because I was not a trade unionist;
Then they came for the Jews, and I did not speak out—
because I was not a Jew;
Then they came for me—
and there was no one left to speak out.